11 Ağustos 2012 Cumartesi

Kötülüğe karşı bir başkaldırış hikayesi: Ondskan


Kötülüğe karşı bir başkaldırış hikayesi: Ondskan

ELİF SONZAMANCI

Romanların sinema uyarlamalarında çokça onaylanan görüşlerden biri de şudur: "Sinemaya uyarlanmış filmleri izleyenler ve beğenenler, genellikle kitabı okumamış izleyicilerdir." Filmi daha çok beğenenler de çıkabilir tabii  ama bu da senarist ve yönetmenin yaratıcı gücüne bağlıdır. Uzun yıllar önce izlediğim ve tekrar izlediğimde aynı hazzı aldığım, İsveçli yazar Jan Guillou'un aynı adlı romanından uyarlanan filmi Ondskan'ı izlerken bunları düşündüm. Kitabı okumadığımdan olsa gerek filmi çok beğendim. Bu noktadan hareketle filmi anlatmadan önce uyarlama konusunda birkaç noktaya değinmek istiyorum. Slumdog Millionaire beyaz perdeye aktarılıp da bizi gerçek olmayan büyülü bir romantizmle tanıştırdığında düşüncelerime tercüman olacak bir yazı okumuştum. Bildiğiniz üzere Slumdog Millionaire, başarılı yönetmen Danny Boyle - ki gerçek bir yaşam öyküsünü anlattığı filmi 127 Saat çok başarılı idi - tarafından Hintli yazar ve diplomat Vikas Swarup'un kitabından uyarlanmıştı.
Film, 2009'da Oscar töreninde En İyi Film dalı yanı sıra birçok dalda da ödülleri toplamıştı. Şimdi gelelim o dönemde okuduğum Salman Rushdie'nin 13/03/2009 tarihli Radikal'de çevirisi çıkan yazısına. Rushdie, yazısında Slumdog Milionaire'e atıfta bulunarak şunları belirtiyor: "Değişimin ve dönüşümün hakimiyetini sürdürdüğü günümüz toplumlarında, kitaplar, oyunlar, filmler, yarışma programları, diziler ve müzikaller sürekli olarak form ve dil değiştirmekteler. Kültürümüz, eninde sonunda kendini de yiyecek olan bir yamyam gibidir. Birçok uyarlamanın sonu felaket olmuştur ve herkes, kendince bunların bir listesini çıkarabilir. Ama iyi olanları saymak daha zordur."

Rushdie bir eseri uyarlarken dikkate alınması gereken şeyin, eserin ruhunu, özünü, yani içindeki cevheri yakalamak ve muhafaza etmek olduğunun altını önemle çiziyor ve Boyle'u keskin bir şekilde şöyle eleştiriyor: "Varoşları turist bakışıyla kurcalayan Danny Boyle, bir röportajında, Hindistan'a hiç gitmediğini ve bu yüzden bu projeyi bir fırsat olarak görmüş olduğunu söyledi. Şimdi, Hintli bir yönetmen düşünün. New York'un kenar mahallelerinde film çekiyor çünkü daha önce New York'u hiç görmemiş ve bu film, ona şehri tanıma fırsatı verecek. Sırf bu yer değiştirme bile, batının üçüncü dünyaya bakışının hiç değişmemiş olduğunu kanıtlıyor." Açıkçası ben de bu görüşün doğruluğuna inanıyorum.

'Popüler romanlar bazen sinema için bir müsveddeymiş gibi görünmektedir'

Perspektifimizi burada romandan tekrar uyarlama filmlere çevirmemiz için James Monaco'nun film üzerine yazdığı kitabındaki sinema ve roman bölümüne bir göz atalım. Bir filmbilimcisi ve eleştirmeni olan Monaco, "Sinemanın anlatı potansiyeli öylesinedir ki, en güçlü bağını resim, hatta tiyatroyla değil romanla kurmuştur" der. Monaco'ya göre bir romanda basılı olarak anlatılabilenlerin tümü sinemada da aşağı yukarı anlatılabilir ya da görüntülenebilir. Görüntülü anlatımla dilsel anlatım arasındaki farkın yanısıra iki sanat arasındaki ayrımlar hemen ortaya çıkar. Film gerçek zamanda işlediği için çok sınırlanmıştır. Romanlar ise canları istediğinde biter. Monaco, popüler roman ve film arasındaki ilişkiyi ise şöyle açıklar: "Popüler romanlar yıllardır ticari sinema için büyük bir malzeme deposu olmuştur. Gerçekten popüler romanların ekonomisi günümüzde öyle bir noktadadır ki, romandaki malzemenin bir film olarak  yeniden işlenme olasılıkları, çoğu yayıncı için gözönünde tutulması gereken başlıca meselelerden biri haline gelmiştir. Zaman zaman neredeyse popüler romanlar sanki yalnızca sinema için bir müsveddeymiş gibi görünmektedir.
Romanlar yazarları tarafından anlatılır. Yalnızca onun bizden duymamızı ve görmemizi istediğini görür ve duyarız. Filmler de bir anlamda yaratıcılarınca anlatılır ama yönetmenin tasarladığından daha fazlasını görür ve duyarız.

Normalleşen kötülük...

Monaco'nun bu belirlemelerinin ardından şimdi filmimiz Ondskan'a dönelim. Guillou'nun aynı adlı romanından uyarlanarak beyaz perdeye aktarılan filmin yönetmeni ise İsveç'in tanınmış yönetmenlerinden Mikael Håfström. 2004 yılında En İyi Yabancı Film dalında da Oscar'a aday gösterilen film,  Håfström'e ulusal alanda da birçok başarı getirdi. Öyle ki film, kitabında kendi çocukluğunu anlatan Guillou'dan da tam puan aldı. 2003 İsveç yapımı olan film tam anlamıyla bir teenager olan Erik Ponti'nin hikayesini konu alır. 1950'li yıllarda geçen filmde, üvey babası ve annesiyle birlikte yaşayan Erik Ponti, sorunlu bir ergenlik yaşamaktadır. Üvey babasından sürekli kötü muamele gören Erik, hıncını kendi akranlarından çıkartarak çevresinde hep sorun yaratır. Yine bir kavgadan sonra okuldan uzaklaştırılan Erik, annesi tarafından özel bir yatılı okula yerleştirilir. Üvey babasına karşı her zaman pasif duran anne, oğlunun geleceği için her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdır. Fakat yeni okulunda Erik'i bir sürpriz beklemektedir. Hitler döneminin etkilerinin hala canlı olduğu yeni okulunda bütün düzenlemeler öğrenciler tarafından yapılmaktadır. Alt-üst ilişkisinin çok bariz bir şekilde yaşandığı okulda, sınıf ayrımı da yapılmaktadır. Okuldaki sorunların çözümünde öğrencilerden oluşan bir üst kurul karar yetkisine sahiptir. Demokratik bir yapılanmadan ziyade, otokratik bir düzene sahip olan öğrenci konseyi, disiplini sağlamak amacıyla her türlü pervasız yolu izler. Sosyal demokratlar düşmanları gibidir, Hitler hayranlıkları meşru bir şekilde kendini göstermektedir. Otto Silverhjelm öğrenci konseyi başkanıdır ve Erik'i ilk karşılayan da odur. Otto Erik'i gezdirirken beden öğretmeni hakkındaki "Belki de iyi biridir ama sosyal demokrat olduğu söyleniyor" iması başından itibaren Erik'i neler beklediğinin kısa bir özeti olarak izleyiciye sunulur. Erik'in en iyi arkadaşı, aynı zamanda oda arkadaşı olan Pierre Tanguy'dur. Yemeklerin bile büyük bir disiplin altında yenildiği yemekhanede de sınıf ayrımı uygulanır. Tarih dersinde Erik'in vücut özelliklerinin övülerek Alman ırkının üstün özelliklerine örnek verildiği, oda arkadaşı Pierre'nin ise güney tipi şekilsiz vücut için örnek gösterildiği sahne, filmde başlı başına dikkat çeken bir diyalogdur. Sınıfta ise bu durum gayet normal karşılanmaktadır. Normalleştirilmiş ırkçılığı Erik'den başkası anormal karşılamamaktadır. Erik yemekhanede bu ipe sapa gelmez olarak nitelendirdiği Nazi artığı düşüncelere karşı çıkarken daha başına neler geleceğinden habersizdir. Bu arada kalbini mutfakta çalışan Marja'ya kaptırır, oysa okulda mutfak çalışanlarıyla konuşmak bile yasaktır. Her zaman haksızlıklara korkusuzca karşı gelen kahramanımız Erik, öğrenci konseyi üyeleriyle sürekli bir çatışma halindedir. Aynı zamanda profesyonel bir yüzücü olan Erik, bu alandaki başarısıyla da göze batmaktadır. Okuldaki hiyerarşinin bozulmaması adına yüzme yarışlarını kaybetmesi için baskı gören Erik Ponti ile beden öğretmeni arasında şu ilginç diyalog geçer :
- Kazanınca ne olacak?
- Kazanınca dokunmaz olacaksın.
Oysa bu diyalog, onun başına geleceklerin yeni bir habercidir.

İyiliğin kötülükle sınavı

Karnesindeki başarılarına rağmen davranış notu iyi olmadığı için üvey babasından yine şiddet gören Erik, bütün acılara katlanmaktadır. Kırbaç darbelerinin ardından "yine dostuz" diye uzanan pişkin bir surat, yaptığı bütün zulümlere rağmen sırıtmaya çalışan bir otoritenin gücü, bize aslında çok da yabancı gelmez sanırım. Erik ile başa çıkamayacağını anlayan okul konseyi artık "kendisini yok edemiyorsan sevdiklerine saldır" politikası ile Erik ile değil sevdiği dostu oda arkadaşı Pierre ile uğraşırlar. Artık karar anı gelmiştir, bütün çabalarına rağmen şiddetten kaçamaz.
Filmin sonlarına doğru Erik'in adalet arama çabaları başlar. Altında ezilmeyi kabul etmediği düzene karşı başkaldırısı Erik Ponti'nin hayatında yeni bir dönüm noktası olacaktır. Kendisine kötülük edenlerden teker teker intikamını alır. Ayrıca sevdiği kadının kendisine gönderdiği mektuba el koyan müdürden de intikamını alacaktır. Tabii bunu babasının avukat arkadaşının yardımıyla başarır. Erik Ponti'nin intikam rüzgarından üvey babası da nasibini alacaktır. Otokratik düzen yerle bir edilmiştir. Filmin son sahnesi beklemediğimiz kadar naif bir sahne. Yönetmen her ne kadar ütopik bir son hazırlamış olsa da film boyunca içimize saplanan duygu bütünlüğünü bozmaz. Erik, okuldan ayrılarak başka bir okula giden Pierre  ile duygusal bir şekilde vedalaşır ve mutlu son...
Sonuç olarak söylemek gerekirse, gerek karakter seçimi gerekse müziği ile bizi çok farklı yerlere götüren Mikael Håfström'a ellerine sağlık demekten başka birşey kalmıyor. Håfström'ün karakter seçimi o kadar başarılıdır ki karakter ile seyirci arasında direkt bir bağ doğuyor. Oyuncuların performansları da alkış alacak türden. Acı, nefret, sevgi, utanç ve öfke duygularını bir anda yaşamak mümkün. Guillou'nun otobiyografik kitabını sinemaya uyarlayan Håfström filmin hakkını gerçekten vermiş. Hala izlemeyenler; daha ne bekliyorsunuz?

13 Kasım 2011 Pazar
http://www.yeniozgurpolitika.com/index.php?rupel=nuce&id=3649

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder